
Dünyanın en sevimli, en romantik noktalarından birisi herhalde Portofino’dur. Harika şekilde korunmuş mimarisi, hatta mimariyi geçin, aynı 1960’lardaki haliyle donup kalmış dekorasyonuyla gerçekten de etkileyici bir atmosfere sahip bu küçük yerleşim bölgesi
Küçük bir balıkçı köyü olan Portofino, aslında yüzyıllar önce San Fruttuoso keşişlerince kurulmuş, keşişlerin disiplinli çalışmalarıyla kalkınan köy, 12. Yüzyılda Cenevizlilerin eline geçtikten sonra, denizcilerin uğrak yeri olmuş. Rengarenk bakımlı evleri ve doğal korunaklı limanı ile çarpıcı bir etkiye sahip olan Portofino’da her yer dikkat çekecek kadar temiz. Ayrıca küçük olmasına bakmayın; bir sürü markanın butiği de burada konuşlanmış durumda. Zaten Portofino’yu görünce ilk izlenimimiz, ne kadar havalı bir yer olduğu yönünde. Ne de olsa Sienna Miller veya George Clooney gibi isimlerin paparazzilere yakalandıkları yer işte burası.

Liliput Ülkesi
Portofino ve çevresindeki diğer komşu köyler son derece romantik duruyorlar, ancak benim gibi tezcanlı, konuşurken bile cümleler çabuk bitsin diye yarıda bırakmaya eğilimli biri için bu “romantik” sıfatı pek de olumlu bir ifade yansıtmıyor. İki günlük kısa bir tatil için olağanüstü sayılabilecek bir kaçış noktası olan Portofino, sanıyorum ki söz konusu tatilin süresi uzadıkça insana biraz huzurevine hapsedilmiş hissi verebilir. Çünkü şarkılara konu olan ünlü Portofino, aslında Nişantaşı’nın Abdi İpekçi ve Mim Kemal Öke caddeleri arasında kalan alanı kadar bir yer. Portofino Meydanı da, İstanbul’daki herhangi bir otoparktan büyük değil. İlk anda “Liliput” ülkesi insan bir eğlenme hissi yaratıyor ama dediğim gibi; iki, hadi sizin için üç günden fazla kalınacak bir yer değil. Üstelik de bunu, Portofino ve çevresindeki diğer köycüklerin birlikte gezileceği bir tatil için söylüyorum. Aralarında ancak Nişantaşı-Osmanbey kadar mesafe olan bu şirin Riviera köyleri arasında Santa Margherita Ligure ve Rapallo, başta gelenler. Fırlama bir İtalyan olan rehberime göre, 60’lı yıllarda burada evi olman bir İtalyan’ı pek ciddiye almazken, şimdilerde “halk”ın doluşması sonucunda İtalyan sosyetesi artık haftasonu tatilleri için başka noktalara kaçar olmuş. Ancak bir Türkler’in anlayacağı bu “in-out” tespitine rağmen, etraf hiç de öyle bizdeki gibi bir bozulma içinde değil. Tam tersine sokaklardaki herkeste eski Marcello Mastroianni filmlerinden çıkmış gibi duran bir hava var. Bir kere burada hemen hemen kimse siyah giymiyor. Bu, birinci kural: Riviera’da erkekler kiremit rengi ve beyaz keten pantolonlar, üstlerine de pembe, somon tonlarında polo t-shirtler giyiyorlar. Markalar, Ralph Lauren, Paul&Shark, Marina Yachting ve Prada. Kışlık sayılabilecek hiçbir parçaya ve markaya yer yok burada. Ayrıca, desenli ve cart renkli giysilerin burada biraz avam bulunduğunu da belirtelim.
Renkli Nostalji
Bu civarda herkeste bir yürüme durumu, yürüyerek gezme hali mevcut. Çünkü yollar öylesine dar ki, mesafeler ne kadar kısa olursa olsun, araba yolculuğu biraz can sıkıcı olabiliyor. Deniz yoluyla Portofino’ya gelirkense önce açıktaki dev yatlar çıkıyor karşınıza. Ardından sahildeki uçuk renkli ve minik binalar giriyor görüş açınıza. Binaların üzerinde dikkatimizi çeken freskler ve pencere figürleri için rehberimiz, “Burası çok rüzgar aldığı için bazı cephelerde pencere yapılmıyor ama binanın dış görünüşü bozulmasın diye pencere figürleri çiziliyor.” Diyor. Düşünsenize; şıklık olsun diye bu tip detaylarla uğraşan bir yerli halk! Bir Türk olarak bu durumu tabii ki yadırgıyorum. Minik limanı çevreleyen rengarenk binaları ve bu binaların giriş katlarında yer alan pahalı butikleri ve restoranlarıyla Portofino umduğumuz kadar hareketli değil. Gerçi bir oradayken Alfa Romeo sponsorluğundaki yelken yarışları sayesinde dünyaca ünlü isimlere rastlamak mümkündü. Örneğin Pirelli’nin dünya patronu Marco Tronchetti Provera ve yarışmaların birincisi Neville Crichton karşılaştığımız isimlerden bazılarıydı.
Portofino’da turizm gelişse de, köyü saran yeşil doku korunabilmiş. Mesela San Fruttuoso manastırına tekneyle giderken (karadan gitmek baya zor) karşınıza çıkan yeşil örtü dikkat çekmeyecek kadar değil. Küçük bir koyda yer alan manastırın etrafında sadece birkaç kafeterya ve restoran var. Burayı mutlaka görmelisiniz; gerçekten de filmlerdeki gibi fantastik bir yer. (Ama aynı zamanda da fazlasıyla turistik, haberiniz olsun)
Genel olarak tüm Portofino ve çevresinde sükunet hakim. Bu arada geceleri de denizden gelen sert ve serin bir esinti var. Bu yüzden giderken yanınıza ince de olsa bir triko almayı ihmal etmeyin. Akşam yemeklerini Portofino Meydanı’nı çevreleyen restoranlardan birinde ve açık havada yiyeceğinizi düşünürsek, bu önerimiz için bize teşekkür edeceksiniz.
Geçmiş Zamanın Gölgesinde
Görülmesi gereken yerleri arasında San Giorgio kilisesi ve Castello Brown bulunan Portofino’daki donmuş zaman hissi her yere hakim. Eğer böylesine bir yolculuk yapmayı planlıyorsanız ve parayı sorun etmiyorsanız mutlaka Hotel Splendido’ya gidin, en azından yemek için.
Portofinoyu gördükten sonra beğeniz çıtanızın fazlaca yükseleceğini ise mutlaka eklemeliyiz.
Restoran Önerileri
Hotel
16034
Tel: + 39 185 267 801
Da Punny
Plazza Martiri deli’Olivetta 5,
Tel: + 39 185 269 037
Il Pitosforo
Molo Umberto I, 9
Tel: + 39 185 269 020
Via
Santa Margherita Ligure,
Tel: +39 185 289 447
Da U Bati
Vico Nuovo 17
Tel: + 39 185 269 379
